elki

20/8/2007 - Hallaçoğlu'nun Fiyaskosu

Merhaba sevgili arkadaşlar;
Siyasi yazılar tarzım değil,hoşlanmamda.
Ne yazıkki bir kavmi top yekün yok sayma cüreti iliklerimi dondurdu.
Tarih sadece bizim yazdığımız kadardır sanan bilim adamı olurmuymuş deseler mümkün değil derdim.Demek ki bilim adamı terimi de bizim sandığımız kadar güvenilir değilmiş.
    22 Ağustosda blog hayatımda üçüncü yılımı dolduracağım.Eski ve yeni blogcu arkadaşlardan takip edenler bilir ırkçı bir yazım asla olmadı Allah huzurunda tüm insanlar eşittir hepsini O' yarattı ve üstünlük ancak takva iledir.Irkıma,kavmime yapılan sözde bilimsel saldırıyı kınıyorum.....
    Ben Kürdüm,babam,dedem,soyum,sülalem de kürttür.Arkadaşlarım,eşim,dostlarım, aile dostlarmız,  akrabalarımızla evlenen yeni hısımlarımızsa hep Türkler.Karşılıklı olarak aramızda memnuniyet,güven ve sevgiden köprüler var,kim ne derse desin biriz,biziz...
    Şırnak'lı olmama rağmen asla Kürtçe konuşamam,öğrenemedim......
    Bir insanın anadilini bilmemesi ne acı.....
    Akrabaları,özü konuşurken; onları anlayamaması, büyük bir cemaatin içinde birde Türkçe anlatın demesi ne acı...Türkçe konuşmayı küçümsemiyorum hep Türkçe konuştum.Aynı bayrağın,aynı vatanın uğruna hep ölürüz,aynı dili asla konuşamayız....Asla!Aynı dilden kastım Kürtçedir o da bu ülkenin dili...
    Tüm Kürtler Türkçe konuşur lakin  Kürtçe konuşabilirmi Halaçoğlu yüreği o kadar engin olabilirmi hiç.....

     Dedelerimiz bu bayrak için can vermiş,Çanakkale'de,Kıbrıs'da hatta  Kore'de Kürt ve Türk'ün kemikleri aynı mezarda birbirine kaynamışken,1071 de Alparslan Kürt Beylerinin yardımıyla Anadoluya girmişken ne olduda bir günde Kürt Milleti kayboldu :) .

    Güzel ülkemin huzurlu ve güçlü olmasını hazzedemeyen o büyük ülkenin oyunu bunlar.Halaçoğlu onların "bilimsel maşası" bu günleride  aşacağız,elele birlikte herzaman olduğu gibi.Geleceğin süper devleti olma yolundayız bu daha neki Allah korusun daha büyük engellere gebe bu millet,bu ülke.Dış mihraklar sağolsun ta kalbmizin ortasına ekmişler nifak tohumlarını.

Herkes 'türk' iken, 'kürd' de ne ki?
 

Selahaddin Çakırgil

Herkes 'türk' iken, 'kürd' de ne ki?' gülmecesiyle bilimsellik!.



Ohhh, mes'ele halledildi.. Yıllardır neydi o, 'kürd-türk' zıdlaşmaları, kanlı mücadeleler.. Artık bütün bu saçmalıklara son veren (başka saçmalık demeyiniz) 'bilimsel' bir buluş imdada yetişti.. Evet, 'kürd diye bir kavim yok' imiş, Türkiye'de.. O kürd sanılanlar ise, ya 'türkmen' imiş, ya da (müslüman olmuş) ermeni!.
Evet, bu müthiş buluştan sonra, artık, hattâ herkes ve hattâ bütün dünya daha bir türktür!

M. Kemal'in 'tarih tezi' de buna dayanmıyor muydu, esasen...

Kayseri'de 'Türk Tarihi ve Kültüründe Avşarlar' konulu sempozyuma katılan Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Halaçoğlu, 'Türkiye'de yaşayan kürdler'in 'türkmen', kürd alevîleri'nin de 'ermeni kökenli' olduğunu' buyurmuş.. Halaçoğlu, 'Müslümanlığı kabul etmiş ve kendisini türk olarak kabul etmiş insanlar gelip Anadolu'ya yerleşmiştir. Dolayısıyla bunları bir mozayik kabul etmek farkına varmadan ülke içerisinde de gruplaşmalara neden olmaktadır. Kürd diye bildiğimiz insanlar aslında 'türkmen asıllı', kürd-alevi olarak bilinenler ise, 'ermeni kökenli'dir.. Ülkeyi bölmeye çalışan 'TİKKO ve PKK' terör örgütlerinin içinde yer alanların birçoğu da ermeni dönmesi kürdlerden oluşuyor.' demiş..

TTK Başkanı laik rejimin işine geldiği zaman yaptığı gibi, mezhebçi ayırımlar bile yapıyor.. Kürdlerin alevî olanlarını sözkonusu ettiğine göre, alevî olmayanlarını da belirlemiş oluyor.. Ama, yine de haddini bilmiş, sadece 'Türkiye'nin sınırları içinde kürd olmadığını' buyurmuş.. Yoksa, 90 yıl önceki sınırlara bakıp, o dönemde bugünkü Irak ve Suriye'de yaşayan Osmanlı vatandaşı milyonlarca kürd'ü de ermeni veya türkmen filan ilan edebilirdi.. <******>

(İş Bankası'nca yayınlanan) 'Tarihçilerin kutbu' -Halil İnalcık Kitabı-'nda tarihci Prof. İnalcık, 'Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne girişini ve sonrasını anlatırken şöyle der:

'Atatürk bu fakülteyi sıradan bir fakülte olarak değil, tarih tezinde ileri sürülen görüşleri isbatlamak için kurdu; 'Türk kültürü Orta Asya'dan Çin'e, Hindistan'a, Avrupa'ya gitti; Mezopotamya medeniyeti türklerle başladı..' gibi.. (...) Antropoloji bölümünde Prof. Şevket Aziz Kansu kafa(tası) ölçüyordu. Türk ırkı brakisefal; Avrupa ve Afrika ırkları dolikosefal olurmuş.. Böyle bir hava vardı o zaman..

('Hayır, bizde asla kafatasçılık olmadı' diyenlerin kulakları çınlasın..)

İnalcık şöyle devam ediyor: '(...) Kendimizi, Atatürk'ün bir takımı gibi hissediyorduk; Atatürk'e, Türk tarih tezine hizmet ediyoruz.. Misyon sahibi olarak nasıl çalışıyorduk bilemezsiniz.. (...) O zaman Batılı bir millî-devlet kurma felsefesi hâkimdi.. (...) Tarih tezi, tarih kongrelerinde ele alındı ve çok eleştiri aldı. Tezin esası şuydu: 'Orta Asya'da bir deniz vardı, orada ilk medeniyet türk ırkı tarafından kuruldu; orada kuraklık başlayınca türkler dünyanın dört bir yanına yayıldılar, gittikleri yerlere medeniyetler götürdüler..' Bu tez'e Zeki Velidî Togan şiddetle karşı çıktı.. (...) Tabiî ki, Atatürk'ün yardakçıları o zaman Zeki Velidî'ye fena halde hücum ettiler; Reşid Galib vs.

(Tarihin garib cilvesine bakınız ki) İsmet Paşa zamanında Almanya'ya sürüldü Togan, aşırı türkçü diye.. (...) O dönem bir heyecan ve misyon dönemiydi. Ama, zamanla aşırı görüşlerden sıyrıldım... Tarih teziyle ilgili şeyler beni cezbetmedi, bunlar fantezi gibi göründü.. Sümeroloji, Hititoloji, Sinoloji.. (...) Ben yakın tarihi seçtim..(...)

Atatürk öldükten sonra İnönü de, Atatürk geleneğini sürdürdü.. (...) Burada ilginç bir nokta var: Atatürk'ün Batılılaşma felsefesiyle sosyologların kültür teorisi arasındaki aykırılık bugün tartışılmakta.. Atatürk'ün inandığı şey şuydu: 'Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültüre intibak ettirilebilir, harfleri, şapkası değişir, kılık kıyafeti değişir, fabrikalar yapılır, senfoni orkestraları kurulur. Böylece o toplum Batılılaşır..' <******>

Fakat, sosyolog Emile Durkheim ve Ziya Gökalp'le başlayan sosyoloji okulu, 'Bir kültür bir milletin ruhu gibidir, organik bir şeydir; hayat görüşüyle, müziğiyle, âdet ve an'anesiyle, ölüsünü mezara gömüşüyle kültür organik bir bütündür. Nasıl, bir organizmaya dışardan bir yel idhal ederseniz, onu reddeder; kültür de böyle bir şeydir' diyorlar.. Son zamanlarda büyük sosyolog Eisenstadt da buna yakın görüşle, Türkiye üzerine yazdı.. 'Gelenekçi dünya kültürleri Batı kültürünü benimsemek ve bu sûretle Batılılaşmak hevesi içindedir, (ama), sosyolojik incelemelere göre tam kültürleşme mümkün olmaz..' diyor.. Bugün, türk cemiyetinin vardığı noktaya ve seçimlere (3 Kasım 2002 seçimlerine) bakarsak, haklı görünürler.. (...) Atatürk'ün tezi, Türkiye'de ortak bir tarihî bilinçlenmeyle kenetlenmiş, birbirine bağlı üniter bir millet yaratmaktı... İdeoloji buydu, tarih tezi de bunun için ortaya atıldı.. (...) Şimdi soru şu: 'Atatürkçülük, milliyetçilik bugün Türkiye'nin geçerli politikasını, iç-dış politikasını yönlendiren bir gerçek midir?'

Prof. İnalcık'ın şâhidliğiyle çizdiğimiz bu tablodan sonra, tekrar, TTK Başkanı Prof.'un iddialarına dönebilir ve Dil-Tarih-Coğ. Fakültesi'nin bile, birtakım siyasî ideolojik faraziye ve fantezilerin doğrulanması için nasıl kullanıldığını gördükten sonra, Türk Tarih Kurumu gibi, herhangi bir akademik kaygu taşımayan, tamamiyle ideolojik propaganda için kurulmuş bir kurumun adına yapılan bu gibi açıklamaların ciddiyetini daha bir ironiyle seyredebiliriz.. Evet, Osmanlı sonrasında kurulan yeni rejime yeni bir tarihî zemin uydurmak -ve de Hind müslümanlarının 1921'lerde Anadolu Müslümanlarına yardım için gönderdiği parayı kendi adına şahsî hisse olarak gösterip İş Bankası'nı kurduran M. Kemal'in vasiyeti gereğince-, İş Bankası'nın gelirleriyle ayakta duran CHP, Türk Tarih ve Dil kurumlarının hangi emellere hizmet edeceği açıktır..

T. Tarih Kurumu başkanı Prof.'un yaptığı müthiş 'bilimsel' buluşla, ülkenin yıllardır başağrısı olan gaile bertaraf edilmiş; 'Türkiye'de kürd kavminin bulunmadığı' belirlenip, ülkenin güvenliği ve bölünmezliği de muhkemleştirilmiş oluyor!. Bilimin faydası işte bu!!! <******>

Ama, kavimler var demekle var ve yok demekle yok olmazlar.. Bu, sunnetullah'ı inkardır ve güneşi görmemek için gözünü kapamaktır.. Bir kavmi üstün, diğerini aşağı görerek de bir yere varamazsınız.. Kavimler vardır ve çirkin olan kavimler değil, her türlü kavmiyetçiliktir!

Hatırlayalım ki, Ecevit de, 2000'lerde TC başbakanı olarak, 'kürdce diye bir dil yoktur..' diyordu.. Daha sonra, 'Benim dedemin mezar taşında da, Kürd Şerif Efendi yazar.. Ancak, ben bunu babama hiç sormadım ve bu konular evde hiç konuşulmazdı..' diyerek, işte o 'tarih tezi'nin resmî baskıcılığını itiraf etmiş oluyordu..

11 YorumYorum yaz!Bağlantı

7/8/2007 - Hayat Korkudan Kurtulunca Başlar

       Sevgi çoğu kez her insanın içinde hareketsiz yatar ve tüm güzellikleriyle çiçek açmak üzere,esrarlı birini bekler.Bazı kişiler bunu ömürlerinin sonuna kadar bekler.

        Kimse bir yaşamı ikinci kez yaşayamaz!Rizikoyu göze aldığımızda belki reddedileceğiz ama aynı zamanda arkadaşlıklar ve hatta sevgililer kazanabileceğimizi anımsamalıyız.

        Bir gün insanlar, sonbaharda ağaçlardan dökülen yaprakların üzerine bastığında çıkan seslerin sevinciyle, yürürken siz yerin altında olacaksınız,farkedilmeyeceksiniz.

        Farkedilin artık henüz yaşayansınız!

        Acısı çok ama kayıbı olmayan bir yolculuk bu.Yaşayabileceğiniz en ağır acı,en güzel tecrübenizi getirecek size.Hıçkıra hıçkıra,sarsılarak ağladığınız gün ve geceler,en güzel anılarınız olacak...... 

       Kavuşamamak ne kadar acıtıyorsa,kavuşmak daha beter acıtıyor.İnsanı uzağındayken yakan,kavuran ateşi bir ömür boyu yanıbaşında taşıması,incitmeden,kırmadan,üzmeden acıların,çilelerin en büyüğü aslında.

        Kolayın tuzağına düşmek,bir anlık öfkeye kurban etmek  mutluluk saçan,hayat veren ormanı yakıp küle,ölüm karanlığına,sessizliğe,öfkeli günlere çevirmek günümüz gençlerinin felaketi....Oysa en büyük aşkı onlar yaşayacak tüm sevenlerin gıpta edeceği örnek çift olacaklardı....

         Her yangın yeri ve daha güçlü bir ormanın başlangıcınada gebedir.Cesaretin,inancın varsa tabi.....Tanıdık o topraktaki yanık kokusunun hüznü ve eski köklerde filizlenen yeni dallar....uyum bu olsa gerek.Hayat ne yazıkki bu.Sevinçler ve hüzün içiçe geçmiş bizi bekler.En büyük sevincimiz,hüznümüz,en büyük derdimizse sevincimiz oluyor...Ne ilginç değilmi?

 

       "Ağlarken ve gülerken yüzümüzdeki çizgiler ve hareketler aynıdır.Daha garibi ise gülme son sınırına varınca gözyaşlarıyla karışır."  Mountaigne

7 YorumYorum yaz!Bağlantı

3/8/2007 - Muzaffer Arslan Ağabey Vefat Etti

Kategori: guzel insanlar

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Hepimizin başı sağolsun.

Müsait  olan arkadaşları yarın cuma namazına Gaziantep Ulu Camiye davet ediyorum.Sağlığında nasip olmadı cenazesinde buluşalım.

 

 

Bediüzzaman'ın talebesi vefat etti

Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Muzaffer Arslan (80), bir hafta süren hayat mücadelesinin ardından gece yarısı vefat etti.

Bir haftadan beri yoğun bakım ünitesi önünde ümitle bekleyen sevenleri vefat haberinin ardından gözyaşlarını tutamadı. Geçen hafta aniden rahatsızlanan Arslan, Kahramanmaraş Özel Mostaş Hastanesi'nde, bağırsak enfeksiyonu, sepsis ve böbrek-kalp yetmezliği ön teşhisleri ile tedavi altına alınmıştı. Genel durumunun bozulması ve şuurunun kapanması üzerine Gaziantep Tıp Fakültesi Erişkin Yoğun-Bakım Ünitesine sevk edilen Arslan, makineye bağlanarak solunumu sağlanmaya çalışılmıştı. Üç gün makineye bağlı olarak yaşayan Arslan, gece yarısı hayata gözlerini yumdu.

Erzurum'un İspir ilçesinin Gaziler köyünde dünyaya gelen Muzaffer Arslan, 1950'de İzmir'e taşınmış, aynı sene Risale-i Nur'ları burada tanımıştı. Alsancak DDY'de üç sene çalışan Arslan, 1954'te istifa edip ayrılmıştı. O günden sonra kendisini Risale-i Nur hizmetlerine adayan Muzaffer Arslan, 27 Mayıs İhtilali'nde Risale-i Nur okuduğu ve dağıttığı için hapis yatmıştı.

Muzaffer Arslan'ın cuma namazına müteakip kılınacak cenaze namazı sonrası Gaziantep Asri Mezarlığı'nda çok sevdiği arkadaşı Nazım Gökçek'in yanına toprağa verileceği belirtildi.

CİHAN

 

 

 

 

Yazar M.Fethullah Gülen   

BediüzzamanHocaefendiKırkıncı Hoca, bana, Selahaddin ve Hatem'e Bediüzzaman Hazretlerinin yanından birisi gelmiş, akşam sohbet yapacak, oraya gidelim' dedi. Teklifini hemen kabul ettik. Çünkü, Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa görecektik. Bu da bizim için çok cazib ve orijinal bir hadiseydi.

 

 


Mehmet Şergil'in terzi dükkanına geldik. Burası, iki kilimden biraz daha genişçeydi. gece veya ikinci gece orada bulunanlardan aklımda kalan isimlerden bazıları, Mehmet Şevket Eygi, Esat Keşafoğlu ve Osman Demirci'dir. Şevket Eygi, yedek subaylık yapıyordu. Esad Keşafoğlu ise o sırada üsteğmendi. Bediüzzaman Hazretleri, Muzaffer Arslan'a 'şark'ı bir dolaş gel' demiş o da Sivas, Erzincan ve Erzurum'u dolaşmaya gelmişti. 15 gün kadar Erzurum'da kaldı. ilk gece Hücumatı Sitte okundu. Ertesi gün Beşinci Şua'dan ders yapıldı. Bizimle gelen mollalardan bazıları, oradaki te'villere itiraz ettiler ve bir daha gelmediler. Fakat anlatılanlar beni iyice sarmıştı. Bilhassa Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti bana çok tesir etti. Ben zaten sahabe aşığı bir insandım. Onu görünce, işte aradığım insanları buldum, dedim ve bir daha da ayrılmayı düşünmedim.

Muzaffer Arslan''ın pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona göreydi. Tabii ki bu sadelik bana apayrı duygular ilham ediyordu.

Ayrıca ibadette derinlik vardı. Namaz kılışları, dua edişleri bana bambaşka görünmüştü. Derse gelip gidenlerden Çiğdem Bakkalı'nın sahibi bir Zeki Efendi vardı. Onun dua edişi de çok hoşuma giderdi. Yürekten dua etmesine bayılırdım.

Osman Hoca olsun, Sadi Efendi olsun, beni vazgeçirmek için çok uğraştılar. Bilhassa Osman Bektaş Hoca'nın gözde talebesiydim ve ilmine de itimadım vardı. Ancak Risaleler aleyhine konuştuğu şeyler bana hiç tesir etmemişti. Çok iyi sardırmıştım. Muzaffer Arslan orada bulunduğu müddet içinde her gün geldim. Zaten uğurlamak için tren istasyonuna beş kişi gelmiştik. Mehmet Şergil, Zeki Efendi, Kırkıncı Hoca, Hatem ve bir de ben.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; fakat kısa bir müddet zannediyorum. Üstad'dan Erzurum'a bir mektup geldi. 'Mektup kime hitaben yazılmıştı? Üstad bu mektubu kime dikte ettirmişti? ' hatırlamıyorum. Fakat selam gönderdiği isimler vardı. Sonunda da Fethullah ile Hatem'e de selam deniyordu. Ben adımın zikredildiğini duyunca ayaklarım yerden kesildi zannettim; o kadar sevinmiştim. Hayatımda o derece sevindiğim çok az vakidir. Şimdi o mektup nerdedir, kimdedir, onu da bilmiyorum. Ancak bu bana yetmişti. Sohbetlere gitmeyi bir daha terk etmedim.

Bizim oralarda (Erzurum'da) 1001 hatim okunur. Yapılan her hatim için bir dua; bir de umum için bir dua yapılır. O sene yapılacak umumi dua Regaib Kandili'ne denk geldi. Hazırlandık ve Lala Paşa Camiine gittik. O gecelerde camide yer bulmak da zordur. Herkes birbirinin sırtına secde eder; cami bu kadar kalabalık olur.

Ben caminin Hünkar Mahfiline çıktım. Namazdan sonra, içime bir arzu, bir iştiyak ve bir ateş düştü ki tarifi mümkün değil. Yana yakıla yalvarıyorum: 'Allah'ım! Bahtına düştüm, beni de bu arkadaşların arasına kat. Onlardan biri olayım. Bu hizmetle bütünleşeyim. Dıştan gelip giden insan olmayayım. Kendimi bu hizmete vakfedeyim..'

O gün sabaha kadar yalvardım. Hayatımda böyle bir hal içinde duaya ya bir ya da iki kere muvaffak olabilmişimdir. Çığlık oldum inledim, sabaha kadar gözyaşı döktüm. O gün sadece Rabbimden bunu istedim..

Sabah namazından önce Sadık Efendi vaaz verdi. O da çok hissî vaaz vermişti; ekseriyetle de öyle verirdi. Efendimiz, der dudağını yalardı. Öyle bir peygamber aşığı insandı. Onun vaazı da bana çok dokundu. Vaaz süresince de hep ağladım. Yırtınırcasına yine aynı duayı yaptım. Hatim duasından sonra da camiden çıktım.

Tam caminin önünde Hatem Hoca beni anyordu. Görünce koşarak yanıma geldi. 'Bu gece rüyamda Üstad'ı gördüm. Sana 'Tarihçe-i Hayat' taki mektubu yollamıştı. Bir de sana bir güveç dolusu ceviz gönderdi' dedi.

Ben o esnada nasıl ayakta durabildim hâlâ hayret ederim. Akşamki hicran dolu gözyaşlarım, şimdi beni sevincimden ağlatacaktı. Hislerime sahip olmaya çalıştım. O sırada Alvar İmamının dediklerini dedim:

'Değildir bu bana layık bu bende Bana bu lütf ile ihsan nedendir.'

Rüyada ceviz, yolculuk diye tabir edilir. İki üç ay önce gelen selam, benim bu akşamki ruh halim ve Hatem'in rüyası üst üste gelince; artık kendimi bu arkadaşlarla bütünleşmiş hissettim. Onlar nasıl kabul eder bilemem, fakat ben kendimi hep onlarla beraber bildim.

M.Fethullah Gülen

 

 

Nazım Ocak'ın Diliyle Muzaffer ARSLAN Ağabey
Tarih: 2006-05-20 13:51:59


Av. Gültekin Sarıgül'ün sitayişle bahsettiği 1960'lı yılların kahraman talebelerinden Nazım Ocak ,katıldığı ilk derslerden birinde, Muzaffer Arslan'ın ağzından Beşinci Şua dersini dinler. Bu dersi Nazım Ocak bakınız nasıl anlatıyor: "Hayatımı ilgilendiren o satırlar Muzaffer Aslan Ağabeyin ağzından döküldükçe kalbimin, aklımın ve ruhumun en ücra köşeleri etkileniyordu. O gece çok şey değişmişti. Ben de bayağı değişmiştim. Hayata yeni atılmıştım; dünyaya niçin ve neden geldiğimin sırrı tebarüz etmişti.”
O geceyi de bu ulvi sohbette geçiren Nazım Ocak eve döner. İsmini dahi üç gün sonra öğrendiği bu ağabeye bir yemek vermek için hazırlanır. Üçüncü gece yine aynı evde İktisat Risalesi okunur. Ve mevcut eserlerden alır. Ders sonrası bu ağabeyle tanışmak için yanma ulaşır, elini öpmek ister. Elini öptürmeyen Muzaffer Arslan abi ile kucaklaşır.
Nazım Ocak bakınız Muzaffer Arslan'ı nasıl tarif ediyor:
"Bize 15 gece ders okuyan, yılmayan, korkmayan bir cesaret abidesi nur naşiri, nur talebesi bir kahraman.
Risale-i Nurları ilden ile, dilden dile taşıyan az bir nafakaya razı olarak diyar diyar koşup bu ulvi hakikatları bu nurlu kitapları yılmadan, sebatla, feragatla dağıtan Erzurum'un İspir kazasında doğmuş, Bediüzzaman Said Nursi'ye teslim olmuş ve sahabe misal bir aşkla dolaşan bu zat Muzaffer Arslan idi."
"Bundan sonra Muzaffer Arslan öz ağabeyim olmuştu" diyen Nazım Ocak her yıl Sivas'a gelen 15 gün misafir olan Muzaffer Arslan'dan çok istifade eder. Artık nurları okumaya başlayan Nazım Ocak DDY işine de devam eder.
Muzaffer Arslan ağabeyin gelmesi ile hareketlenen Nazım Ocak ve birkaç arkadaşı 15 lira aylıkla bir ev kiralarlar. Evlerden topladıkları eskimiş sergileri bir hasır alıp eve sererler. Bir odun sobası temin edip Sivas'ın o şiddetli soğuğunu bu derslerin harareti ile tadil etmeye çalışırlar…..


Bediüzzaman ve Talebelerinin
Hukuk Mücadelesi Kitabından
Yazar: Rahmi ERDEM

 

Muzaffer Aslan ağabeyden hatıralar 1

 

Muzaffer Aslan ağabeyden hatıralar 2

 

Muzaffer Aslan ağabeyden hatıralar 3

 

 

 

 


2 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->
Image Hosted by ImageShack.us

Hakkımda

aşk yolunda

Dostlarım

adawap
smiling
milkboy
esin
aysberg
false
karadeniz
omasozturk
shekkercik
ersince
sudaayakizleri
yunusum
asu
ebrese
lesar
akbar
suzidil
succubuss
asroj
seyircikalma
naribeyza
suatesduman
hayat101
pirifany
hayat102
asterya
marsli
webloger
nurdanhaleler
-Futuhat- Yenilik devam ediyor...

Risale-i Nur Külliyatı Arama

KATEGORİLER

Google

>